
AB'nin Göç Paktı: İleriye Doğru Bir Adım mı, Yoksa İnsan Hakları Açısından Bir Geri Adım mı?
Avrupa Birliği (AB), başarısız olan iltica sistemini düzeltmek için bir kez daha girişimde bulundu. 2020 yılında sunulan Yeni Göç ve İltica Paktı, AB politika yapıcılarının kaotik ve yönetilemez olarak gördüğü göçmen akınına düzen getirme yönündeki son girişimidir. Pakt, üye devletler arasındaki dayanışmayı teşvik etmek ve sınır prosedürlerini daha düzenli hâle getirmek için bir çözüm olarak sunulsa da hukuki güvenceleri – veya bu güvencelerin eksikliği – ciddi insan hakları endişelerine yol açmaktadır.
AB, onlarca yıldır ulusal güvenlik kaygıları ile sığınmacıları koruma yükümlülüğü arasında denge kurmakta zorlanmaktadır. İltica başvurularının işleme alınması yükünü büyük ölçüde Yunanistan ve İtalya gibi sınır ülkelerine yükleyen ve kamuoyunda tartışmalı hâle gelen Dublin sistemi geniş çapta eleştirilmiştir. 2015 göç krizi, sistemin derin sorunlarını ortaya çıkarmıştır. AB'nin tepkisi ise geçmişteki hataları gidermek yerine, temel hakları daha da zayıflatma riski taşıyan politikaları güçlendiren yeni bir kurallar bütünü olmuştur.
Sınırda Tarama: Yeni Bir Bürokratik Labirent
Yeni Paktın en endişe verici unsurlarından biri, AB sınırlarına gelen tüm üçüncü ülke vatandaşları için giriş öncesi bir tarama süreci öngören Tarama Tüzüğü'dür. Bu, göçü yönetmek için mantıklı bir yöntem gibi görünebilir; ancak gerçeklik çok daha kaygı vericidir. Tüzük, fiilen tüm gelen kişileri potansiyel güvenlik tehdidi olarak ele almakta ve kimlik kontrolleri, güvenlik taramaları ve uygunluk değerlendirmelerinden oluşan bürokratik bir labirentten geçene kadar AB topraklarına resmi girişlerini engellemektedir.
Teklif aynı zamanda mülteciler ile ekonomik göçmenler arasındaki hukuki ayrımı zayıflatma riski taşımaktadır. Sığınmacılar uluslararası hukuk kapsamında özel korumaya sahiptir. Ancak tüm göçmenleri aynı tarama sürecine dahil ederek AB, zulümden kaçan kişiler ile daha iyi ekonomik fırsatlar arayan kişiler arasındaki ayrımı bulanıklaştırmaktadır. Bu durum yalnızca 1951 Mülteci Sözleşmesi'ne aykırı olmakla kalmamakta, aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) sığınmacıların özel korumaya ihtiyaç duyan hassas bir grup olarak ele alınması gerektiğini sürekli olarak vurgulayan kararlarını da göz ardı etmektedir.
Ret İçin Hızlı Yol mu?
Bir diğer önemli endişe, tarama sürecinin hızlandırılmış niteliğidir. Teklif, yetkililere bir kişinin iltica hakkına sahip olup olmadığını veya sınır dışı edilmesi gerekip gerekmediğini değerlendirmek için beş günlük bir süre öngörmektedir. Beş gün. Savunmasız durumdaki bir sığınmacının durumunu açıklaması, hukuki temsil bulması ve korunmaya ihtiyaç duyduğunu kanıtlamak için gerekli belgeleri sunması için sahip olduğu süre yalnızca budur.
Bu yalnızca adaletsiz değil, aynı zamanda tehlikelidir. Bu kadar kısa süreler içinde kaçınılmaz olarak hatalar meydana gelecek; bu da haksız retlere ve zulümle karşı karşıya kalabilecekleri ülkelere insanların sınır dışı edilmesine yol açabilecektir. Geri göndermeme (non-refoulement) ilkesinin ihlali – yani mültecilerin zarar görebilecekleri ülkelere hukuka aykırı şekilde geri gönderilmesi – riski endişe verici derecede yüksektir.
AB devletlerinin sınır kontrolüne insan haklarından daha fazla öncelik verdiğinde neler olduğunu gördük. AİHM, özellikle J.A. / İtalya gibi davalarda, göçmenlerin insan onurunu zedeleyen koşullara maruz bırakılması ve temel haklarının reddedilmesi nedeniyle üye devletleri hukuka aykırı geri itmelerden dolayı mahkûm etmiştir. Tarama Tüzüğü, mevcut hâliyle, bu ihlallerin daha geniş ölçekte tekrarlanması riskini taşımaktadır.
Başka Bir İsim Altında Gözaltı
Yeni düzenlemelerin bir diğer endişe verici yönü, gözaltının örtülü biçimde normalleştirilmesidir. Tarama Tüzüğü, sığınmacıların başvuruları işleme alınırken sınır tesislerinde kalmasını öngörmektedir. Teknik olarak henüz AB topraklarına girmiş sayılmadıkları için hareket özgürlükleri ciddi şekilde kısıtlanmaktadır. Pratikte bu durum, gerekli hukuki süreçler olmaksızın gözaltına alınmaya eşdeğer hâle gelmektedir.
Ayrıca, sözde “sınır tesisleri” kötü koşullarıyla bilinmektedir. AB sınırlarındaki aşırı kalabalık ve sağlıksız gözaltı merkezlerinin insan hakları ihlallerine yol açtığına defalarca tanık olduk. AİHM'nin Yunanistan'ı sığınmacılara yönelik insanlık dışı muamele nedeniyle mahkûm ettiği M.S.S. / Belçika ve Yunanistan davası önemli bir uyarı niteliğinde olmalıdır.
Güvenli Ülke Yanılsaması
Yeni Paktın en tartışmalı unsurlarından biri “güvenli üçüncü ülkeler” kavramına dayanmasıdır. Bu kurala göre, yetkililer sığınmacının “güvenli” olarak kabul edilen başka bir ülkede iltica başvurusunda bulunabileceğine karar verirse, kişinin koruma talebi reddedilebilmektedir. Kâğıt üzerinde bu adil bir politika gibi görünebilir. Ancak uygulamada bu, sorumluluğu dışarıya aktarmanın ve yükü insan hakları konusunda tartışmalı sicile sahip AB dışındaki ülkelere kaydırmanın bir yolu hâline gelmektedir.
Örneğin Türkiye, önerilen ortak AB listesinde güvenli menşe ülkelerden biri olarak yer almaktadır. Bu sınıflandırma, 2016'daki başarısız darbe girişiminden bu yana artan siyasi baskıyı ve insan hakları ihlallerini açıkça göz ardı etmektedir. Türkiye'nin güvenli bir ülke olarak tanımlanması yalnızca yanıltıcı olmakla kalmamakta, gazeteciler, aktivistler ve akademisyenler orada hâlâ hapisle karşı karşıya kalırken ahlaki açıdan da savunulması güç bir durum ortaya çıkarmaktadır.
Dayanışma Yanılsaması
AB, Yeni Paktın üye devletler arasındaki dayanışmayı güçlendirdiğini ileri sürmektedir. Ancak bu durumda dayanışma içi boş bir vaat hâline gelmektedir. Sözde “esnek dayanışma” mekanizması, üye devletlerin sığınmacıları başka ülkelere yerleştirmek, sınır dışı işlemlerini finanse etmek veya mali katkıda bulunmak arasında seçim yapmasına olanak tanımaktadır. Esasen Almanya ve Fransa gibi daha zengin ülkeler mülteci kabul etmekten mali katkı sağlayarak kaçınabilirken, Yunanistan ve İtalya gibi ön saflardaki ülkeler gelişlerin yükünü taşımaya devam etmektedir. Bu gerçek bir yük paylaşımı değildir; mevcut durumu koruyan siyasi bir boşluktur.
Kaçırılmış Bir Fırsat
AB, hukuki güvenceleri güçlendirmek ve adil bir iltica süreci sağlamak yerine, göçü daha sıkı kontroller ve caydırıcı önlemler yoluyla “yönetilmesi” gereken bir kriz olarak çerçevelemeyi tercih etmiştir. Bu yaklaşım, göçün geçici bir acil durum değil, insani ve sürdürülebilir politikalar gerektiren uzun vadeli bir gerçeklik olduğu gerçeğini göz ardı etmektedir.
Yeni Pakt, insan haklarının korunmasını güçlendirmek, göç için yasal yolları genişletmek ve gerçekten adil bir iltica sistemi oluşturmak için bir fırsat olabilirdi. Bunun yerine, sığınmacıların gözaltında tutulduğu, kusurlu prosedürlerden hızla geçirildiği ve korumaya etkili bir şekilde erişmelerinin engellendiği bir sistemi kurumsallaştırma riski taşımaktadır.
Sonuç
AB uzun süredir kendisini insan haklarının savunucusu olarak görmektedir; ancak göç konusundaki yaklaşımı farklı bir tablo ortaya koymaktadır. Yeni Göç ve İltica Paktı siyasi açıdan elverişli olabilir, ancak bunun büyük bir ahlaki bedeli bulunmaktadır. Önemli reformlar yapılmadan uygulanması hâlinde, Avrupa'nın sınırlarını hukuki belirsizlik bölgelerine dönüştürme riski taşımaktadır. Bu bölgelerde temel haklar pazarlık konusu hâline gelirken insan onuru siyasi hedeflerin gerisine itilebilir.
AB önceliklerini yeniden gözden geçirmelidir. Göçü caydırıcılık ve kontrol yoluyla çözülmesi gereken bir sorun olarak görmek yerine, sığınma arayan insanların haklarına saygı gösteren adil ve insani politikalara yatırım yapmalıdır. Aksi takdirde Yeni Pakt, ileriye doğru atılmış bir adım olarak değil, Avrupa'nın devam eden göç krizindeki bir başka başarısızlık olarak tarihe geçecektir.
Kaynaklar
J.A. v Italy (ECtHR)
M.S.S. v Belgium and Greece (ECtHR)
European Commission, Proposal for a Screening Regulation
UN 1951 Refugee Convention
Schengen Borders Code
European Asylum Support Office (EASO) reports
Court of Justice of the European Union rulings on asylum procedures
ASSEDEL