
Ocak ayında Strasbourg’da gerçekleştirilen son genel kurul oturumları sırasında, bağımsız Avrupa Parlamentosu Üyesi (MEP) ve Sol (GUE/NGL) parlamento grubu üyesi olan, aynı zamanda Uluslararası Ticaret Komitesi’nde (INTA) görev yapan Rudi Kennes ile görüşme fırsatı bulduk. Kennes, özellikle çalışma hakları söz konusu olduğunda, sıradan insanların ihtiyaçlarıyla ilgilenmenin ve onların haklarını savunmanın büyük önem taşıdığını düşünüyor. Bununla birlikte, resmi olarak istihdam edilmeyen ancak faaliyetleri aracılığıyla topluma katkıda bulunmaya devam eden ve istatistiklerde görünmeyen insanların da dikkate alınmasının önemini vurguluyor.
Görüşmemiz sırasında Kennes, INTA Komitesi çerçevesinde insan haklarının mevcut durumuna ilişkin görüşlerini paylaştı ve Avrupa Parlamentosu’nun insan haklarının korunması ve geliştirilmesini güvence altına alma konusunda karşı karşıya olduğu temel zorlukları değerlendirdi.
Avrupa Parlamentosu’nda vatandaşların yeterince temsil edilmemesi
Eski bir sendikacı olan Kennes, Avrupa Parlamentosu içerisinde güçlü bir sesi olmayan kesimlerin temsil edilmesinin öneminin farkında. Özellikle vurguladığı temel sorunlardan biri, siyasi kararların doğrudan sonuçlarını yaşayan vatandaşlarla onları temsil etmekle sorumlu siyasetçiler arasındaki iletişim eksikliğinin devam etmesi.
Bize şu ifadeleri kullandı:
“Belçika’dan Avrupa Parlamentosu’na seçilen ilk mavi yakalı işçiyim. Bu neyi gösteriyor? (…) Demokrasinin ne olduğunu tartışabiliriz ama basitçe ifade etmek gerekirse, demokratik bir parlamentoda tüm toplumsal kesimlerin temsil edilmesi gerekmez mi? İşçi sınıfının yeterince temsil edilmediği açık.”
Kennes ayrıca siyasetçilerin çoğu zaman aldıkları kararların toplum üzerindeki doğrudan etkilerini, halkın yaşadığı biçimde deneyimlemediğini vurguluyor. Bunun sonucunda, uyguladıkları politikaların olumsuz sonuçlarını ele almak için etkili önlemler geliştirmekte zorlanabiliyorlar.
Bu nedenle siyasetçilerin vatandaşların kaygılarının neler olduğunun farkında olmaları ve insanlar hakkında konuşmak yerine insanlarla konuşmaları büyük önem taşıyor. Siyasi anlaşmalar yalnızca siyasetçilerin gündemleri doğrultusunda, Avrupa Birliği vatandaşlarının mevcut talepleri göz ardı edilerek kabul edildiğinde, bu durum ciddi bir hata teşkil ediyor ve demokratik sistemdeki daha geniş bir başarısızlığı yansıtıyor. Bu tür gelişmelere tepki olarak sendikalar da grevler ve diğer kolektif eylem biçimleri aracılığıyla bu değişikliklere karşı harekete geçiyor.
Kennes sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Bugün hâlâ bir grevi, ne kadar önemli olsa da, bir başarısızlık olarak görüyorum. Bu bir başarısızlıktır, çünkü ortak bir anlayışa veya anlaşmaya varmayı başaramadık (…)”
INTA Komitesi’nde insan haklarının ele alınmasına yönelik çalışmaların sınırlılığı
Kennes’e göre, INTA Komitesi içerisinde insani konuların ele alınmasına yönelik çalışmalar, Avrupa Parlamentosu’nun yapısal işleyişi nedeniyle sınırlı kalıyor. Parlamentonun mevcut yapısı göz önüne alındığında, baskın siyasi gruplar, özellikle de küçük gruplar tarafından temsil edilen kesimlerin görüşlerini veya desteğini tam anlamıyla dikkate almadan kararlar alabiliyor. Özellikle sol gruplar, parlamentodaki sayılarının az olması nedeniyle ilerici politikaları gündeme taşımakta zorlanıyor.
Kennes, komitenin gündemini belirleyebilmek için çoğunluğa sahip olmanın önemini vurguluyor ve parlamento gruplarının temsilinin, tüm farklı görüşlerin yeterince dikkate alınmasını sağlayacak kadar dengeli olmadığını belirtiyor.
Bu dengesizlik, farklı parlamento gruplarının eşit koşullarda tartışabilmesi için yeni konuların komite gündemine taşınmasını zorlaştırıyor. Sonuç olarak, sosyal ve insani meseleler; ekonomik ve ticari anlaşmalar gibi daha ön planda tutulan politika öncelikleri lehine marjinalleştiriliyor.
Avrupa Birliği ahlaki otoritesini kaybediyor
Son olarak Kennes, Avrupa Birliği’nin hükümetleri insan haklarını savunacak şekilde hareket etmeye ikna etme kapasitesinin sınırlı olduğunu vurguladı. AB içerisinde güçlü bir liderliğin bulunmadığına dikkat çeken Kennes, Donald Trump gibi yeni uluslararası aktörlerin ortaya çıkmasının, Birleşmiş Milletler Şartı’nda güvence altına alınan değerlere bağlılığı daha da zayıflattığını savunuyor.
Bu gelişme, AB’nin uluslararası arenada “saygın” bir aktör olarak sahip olduğu ahlaki otoriteyi ve güvenilirliğini daha da zayıflatıyor. Dünyanın birçok bölgesinde şiddet tırmanırken ve halklar çatışma ve yıkımın sonuçlarından etkilenmeye devam ederken, AB ciddi insan hakları ihlallerini kınama konusunda tutarlı ve kararlı bir tutum sergilemiyor. Devam eden krizler karşısındaki pasif tutumu, insani önceliklerden giderek uzaklaşılarak ekonomik hedeflerin ön plana çıkarıldığı bir yönelimi yansıtıyor.
Kennes, Gazze’deki mevcut durumu ve AB ile İsrail arasındaki devam eden anlaşmayı, bu ahlaki otorite kaybının bir örneği olarak gösteriyor:
“(…) Bana göre dönüm noktası gerçekten Gazze meselesidir. Avrupa Birliği’nin artık ahlaki bir otoriteye sahip olduğunu düşünmüyorum. Bugün başka ülkelere ‘böyle davranmak zorundasınız’ deme hakkını kendimizde nasıl görebiliriz ki, en açık uluslararası hukuk ihlallerine karşı dahi kendimiz ses çıkarmıyorsak?”
Strasbourg merkezli olan ve insan haklarının ve Avrupa değerlerinin geliştirilmesine kendini adamış ASSEDEL, Avrupa demokrasisinin ve uluslararası ilişkilerin geleceğini şekillendiren gelişmeleri takip etmeye ve kamuoyunu bu gelişmeler hakkında bilgilendirmeye devam ediyor.
ASSEDEL